Prof. Dr. Derviş Boztosun'dan "Diploma" ve "Memuriyet" Çıkışı: "Üretimden Kopuşun İtirafı!"
Akademisyen ve ekonomist Prof. Dr. Derviş Boztosun, Türkiye’de nesillerdir süregelen "devlete kapak atmak" idealini sert bir dille eleştirdi. Boztosun, "Herkes masabaşına geçerse sahada üretimi kim yapacak?" sorusunu sorarak, beceri odaklı yeni bir vizyon çağrısında bulundu.


Türkiye’nin kronikleşen işsizlik ve ara eleman sorununa farklı bir perspektiften bakan Prof. Dr. Derviş Boztosun, ailelerin ve gençlerin "garantili iş" arayışının ekonomik kalkınmanın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu savundu. Diplomanın tek başına bir refah garantisi olmadığını vurgulayan Boztosun, piyasanın artık "unvan" değil "beceri" talep ettiğinin altını çizdi.
İşte Prof. Dr. Derviş Boztosun’un "kurtuluş senaryolarını" sorgulayan o analizi:
Türkiye’de Gençlerin "Kurtuluş" Senaryosu: Devlete Kapak Atmak
Türkiye’de gençlerin zihninde nesillerdir değişmeyen, adeta genetik kodlarımıza işlenmiş tek bir "kurtuluş" senaryosu var: Devlete kapak atmak. Maaşı gününde yatsın, mesaisi belli olsun, işten çıkarılma korkusu olmasın... Anadolu’da bir anne-babanın evladı için kurabileceği en yüksek hayal, hâlâ o meşhur cümlede gizli: "Hele bir devlete kapağı atsın da, gerisi mühim değil."
Bu cümle dışarıdan bakınca masum bir ebeveyn şefkati gibi görünüyor; ama aslında derin bir korkunun, belirsizlikten kaçışın ve üretimden kopuşun itirafıdır. Özel sektörün dalgalı denizinden, girişimciliğin uykusuz gecelerinden ve ticaretin riskinden kaçıp sığınılacak "garantili" bir liman arayışıdır bu.
Diploma, O Sığınağın Anahtarı mı?
Yıllarca o diplomanın bu güvenli limanın tek anahtarı olduğuna inandırıldık. "Okursan memur olursun, hayatın kurtulur" dedik. Bu uğurda tarlalar satıldı, emekli ikramiyeleri harcandı, çocuklar büyük şehirlerin betonlarına emanet edildi. Üniversite sayısını artırdık, kontenjanları şişirdik, her yıl yüz binlerce mezun verdik.
Fakat şu can alıcı soruyu sormayı unuttuk: Herkes masabaşına geçip evrak imzalarsa, sahada üretimi kim yapacak? Ekonomi duygularla veya iyi niyetlerle değil, matematiğin o soğuk dengesiyle çalışır. Bir unvana talep yığılırken arz kontrolsüzce artarsa, o unvanın değeri düşer. Bugün milyonlarca genç, aynı diplomayla aynı dar kapıyı zorluyor. Sonuç ise kaçınılmaz bir yığılma ve devasa bir hayal kırıklığı.
Biz Masabaşı Hayaller Kurarken Saha Boş Kaldı
Çocuklarımızı klimalı odalara, steril ofislere hazırlarken asıl hayatın aktığı atölyeyi, fabrikayı ve toprağı yetim bıraktık. Çırak yetişmedi, usta azaldı, "ara eleman" değil "aranan eleman" açığı bir uçuruma dönüştü.
Bugün piyasanın acı ama net bir kuralı var: Nadir olan kıymetlidir. Tecrübeli bir kaynak ustasının ya da nitelikli bir teknisyenin, hiçbir pratik becerisi olmayan yeni mezun bir mühendisten daha fazla kazanması bir sistem hatası değil; arz-talep dengesinin ta kendisidir. Biz kağıt üzerinde "unvan" biriktirirken, hayat bizden işe yarar "beceri" talep ediyor.
Diploma Bir Güvence Değil, Sadece Bir Araçtır
Üniversite kıymetlidir, ufuk açar; ama artık bir refah garantisi değildir. Okullar size teoriyi öğretir; hayat ise risk almayı, değer üretmeyi ve ayakta kalmayı sınar. Parayı yönetmeyi bilmeyen, nakit akışından anlamayan, bir problemi fırsata çevirme refleksi gelişmemiş bir diplomanın bugünkü dünyada karşılığı sadece bir rulo kağıttır.
Gençlerimize "iyi bir iş bul" demeyi biliyoruz ama "fark yaratan bir değer üret" demeyi beceremiyoruz. Aradaki bu nüans, bugün yaşadığımız ekonomik tıkanıklığın da özetidir.
Asıl Mesele
Türkiye’nin kalkınması güvenli limanlara sığınanlardan değil, fırtınaya rağmen yelken açanlardan çıkacak. Her gencin akademik kariyer yapması gerekmiyor. Kimisi zanaatında ustalaşacak, kimisi ticarette yol alacak, kimisi sahada katma değer yaratacak.
Milyonlarca gencin tek bir sınav kağıdına tüm ömrünü bağladığı bu düzen sürdürülebilir değil. Gençlere sadece bilgi değil; finansal okuryazarlık, meslek becerisi ve en önemlisi "üretme cesareti" kazandırmak zorundayız. Soru şu: Güvenli ama sınırlı bir hayatın gölgesinde mi bekleyeceğiz, yoksa becerilerimizle inşa ettiğimiz gerçek bir ekonomik özgürlüğün peşinden mi gideceğiz? Cevap, çocuklarımızı nasıl yönlendirdiğimizde değil, onlara hangi vizyonu miras bıraktığımızda gizli.

