Prof. Dr. Derviş Boztosun’dan Ekonomi Projeksiyonu: "İki Cepheli Savaş: Likidite ve Sürdürülebilirlik"
Ekonomi dünyasının referans isimlerinden Prof. Dr. Derviş Boztosun, Türkiye ekonomisinin 2026 yılındaki kritik virajını analiz etti. Enflasyonla mücadelede gelinen noktayı değerlendiren Boztosun, "Pansumanla ağır yaralar iyileşmez; likidite bugünü, sürdürülebilirlik ise geleceği kurtarır" uyarısında bulundu.


Türkiye ekonomisinin makro dengelerinin yeniden şekillendiği 2026 yılında, piyasaların nabzını tutan Prof. Dr. Derviş Boztosun'dan çarpıcı bir değerlendirme geldi. Ekonomiyi bir insan vücuduna, likiditeyi ise damarlarda dolaşan kana benzeten Boztosun; sıkı para politikasının yan etkileri, KOBİ'lerin hayatta kalma mücadelesi ve yapısal dönüşüm gerekliliği üzerine önemli saptamalarda bulundu.
İşte Prof. Dr. Derviş Boztosun’un kaleminden, Türkiye ekonomisinin yol haritası:
Türkiye Ekonomisinin İki Cepheli Savaşı: Likidite ve Sürdürülebilirlik
Türkiye ekonomisi bugünlerde dar bir sokakta, her iki yanından duvarlara sürtünerek ilerlemeye çalışan bir kamyonu andırıyor. Bir yanda piyasada "para dönmüyor" diye feryat eden esnaf ve üretici, diğer yanda yapısal zayıflıklarla ipotek altına alınan bir gelecek... Sokaktaki vatandaş market etiketini, iş dünyası döviz kurunu konuşuyor ama asıl mesele iki kritik kelimede düğümleniyor: Likidite ve Sürdürülebilirlik.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzetirsek; likidite damarlarda dolaşan kandır, sürdürülebilirlik ise o vücudun yarın da ayakta kalma gücü. Bugün damarlar daralmış, tansiyon yüksek; yarın ise hâlâ belirsizliğini koruyor.
Musluk Var, Suyu İçmek Ateşten Gömlek
Piyasada bugün en çok duyduğumuz cümle: "Nakit akışı tıkandı." Bu sadece bir likidite sorunu değil; fabrikacının ham madde alamaması, esnafın borcu borçla kapatırken nefessiz kalmasıdır. 2026 yılındayız ve sıkı para politikası meyvelerini vermeye başladı; enflasyon %23-25 bandına geriledi. Ancak bu ilacın yan etkisi çok ağır oldu: Paranın maliyeti.
Bugün kredi musluğu orada duruyor ama debisi çok düşük, suyunu içmenin bedeli ise her zamankinden pahalı. Büyük sermaye grupları likidite yastıklarıyla fırtınayı atlatmaya çalışırken, KOBİ’ler cephesinde konkordato ve iflas riskleri sessiz bir çığ gibi büyüyor. İşletmeler artık yatırım yapmayı bıraktı, sadece "hayatta kalma" moduna geçti.
Günü Kurtarmak Yetmiyor, Yarın Elden Gidiyor
Madalyonun diğer yüzü ise çok daha derin bir yaraya işaret ediyor. Türkiye, hâlâ ithalata bağımlı üretim ve tüketime dayalı bir modelle yol almaya çalışıyor. 2025’i 25 milyar dolar cari açıkla kapattık; 2026 projeksiyonları ise 45 milyar dolarlık bir riskten bahsediyor. 520 milyar doları aşan dış borç stoku, tepemizde sallanan bir Demokles’in kılıcı gibi.
Sürdürülebilirlik; eğitimde nitelik, hukukta güven, liyakatte adalet ve üretimde teknolojik rekabet gücü demektir. Eğer bugün karnımızı doyurmak için yarın ekeceğimiz tohumları harcıyorsak, sistemin tökezlemesi kaçınılmazdır.
Düğüm Nerede Çözülür?
Hükümet, 2026’yı dezenflasyonun kalıcılaşacağı bir "dönüm noktası" olarak görüyor. Swap hariç net rezervlerin pozitife dönmesi önemli birer pansumandır. Ancak asıl çözüm, güveni yeniden inşa etmekte saklı. Sermaye "ürkek bir kuş" gibidir; güven duymadığı daldan ilk fırtınada uçar. Eğer hukukun üstünlüğünü ve Ar-Ge odaklı üretim modelini tesis edebilirsek; o ürkek kuş, yerini yuva yapan kartallara bırakır.
Unutmayalım: Likidite bugünü kurtarır, sürdürülebilirlik ise geleceği bağışlar. Türkiye’nin asıl ihtiyacı cebimizdeki paranın miktarını artırmak değil; o paranın yarın da değerini koruyacağına dair inancı tamir etmektir. Bu iki cepheli savaşta galibiyet, günü kurtaran popülist hamlelerle değil; sabırlı, tutarlı ve yapısal bir dönüşümle gelecektir.
