Prof. Dr. Derviş Boztosun: Et Fiyatlarındaki Asıl Mesele Fırsatçılık Değil, Üretimin Matematiğidir
Prof. Dr. Derviş Boztosun, kasap ve market raflarında dana etinin kilosunun 700 lira bandını aşmasını sadece "fırsatçılık" üzerinden okumanın resmi eksik görmek olduğunu vurguluyor. İthal karkas et ve besilik sığır maliyetlerinin küresel etkilerle geldiği noktayı sektör verileriyle ortaya koyan Boztosun; geçici ithalat köprüleri yerine dişi hayvan varlığının korunması, buzağı ölümlerinin önlenmesi ve yerli yem üretimi gibi uzun vadeli yapısal çözümlere odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor.


Kasap vitrinlerine ya da market raflarına baktığımızda karşılaştığımız fiyatlar, hepimizin malumu. Dana etinin kilosunun 700 lira bandını aşması, hem tüketicinin bütçesini zorluyor hem de haklı olarak hepimizi düşündürüyor.
Bu durum karşısında ekrana çıkan bazı uzmanların soruyu sadece “fırsatçılık” veya “aracı maliyetleri” üzerinden okuması ise ne yazık ki resmi eksik görmemize neden oluyor. Elbette piyasa dengelerini bozan aktörler olabilir; ancak madalyonun diğer yüzünde, yapısal ve çok daha köklü bir üretim meselesi duruyor.
Gerçek şu ki, Türkiye hayvancılıkta kendi kendine yetebilme kapasitesini korumakta zorlanan bir süreçten geçiyor. Rakamlar da bu sıkışmışlığı net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bugün sektör verilerine baktığımızda; ithal karkas etin maliyeti döviz kuru, navlun, gümrük ve soğuk zincir gibi küresel lojistik giderleriyle birlikte 500-550 TL bandına ulaşmış durumda. Döviz endeksli yem fiyatları ve artan nakliye maliyetleri karşısında, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın piyasayı dengelemek adına 2026 yılı için 500 bin baş besilik sığır ithalatı planlaması anlaşılabilir bir refleks. Ancak bu durum, kısa vadede bir can suyu olsa da uzun vadede bizi dışa bağımlı bir modele dönüştürme riski taşıyor.
Nitekim Et ve Süt Kurumu’nun Haziran 2026 itibarıyla açıkladığı ithal besilik dana satış fiyatının canlı kilogram başına 420 TL + KDV seviyesine yükselmesi, maliyet yükünün ne kadar küreselleştiğini gösteriyor. Bu yüksek maliyetli ekosistem içinde, yerli üreticimizin rekabet gücünü koruması ve ayakta kalması her geçen gün zorlaşıyor.
Burada asıl odaklanmamız gereken nokta üreticinin motivasyonudur. Yem maliyetlerinin dövize bağlı olduğu, mera alanlarının yeterince efektif kullanılamadığı bir ortamda, küçük besici büyük entegre yapılar karşısında kırılgan hale geliyor. Kar etmekte zorlanan üretici, sürdürülebilirliği sağlayamadığı için damızlık hayvanını kesime göndermek zorunda kalabiliyor. Bu durum, sadece bugünün et arzını değil, yarının sürü potansiyelini de riske atıyor.
Üstelik buna bir de her yıl bakım yetersizliği ya da altyapı eksiklikleri nedeniyle kaybedilen on binlerce buzağı eklendiğinde, kaybın boyutu daha da netleşiyor. Unutmayalım ki, yaşatamadığımız her buzağı, gelecekte yerli üretim zincirinden eksilen bir halka demektir. Dolayısıyla ithalat, yapısal sorunları çözene kadar geçici bir köprü vazifesi görmelidir; kalıcı bir temel haline gelmemelidir.
Gıda güvenliğini kalıcı kılmak, enflasyonist baskılara ve kur dalgalanmalarına açık bir ekonomide sadece dış alımla mümkün olamaz. Çözüm, günübirlik tartışmaların ötesine geçip, üretimin matematiğini yeniden ve güçlü bir şekilde kurmaktan geçiyor.
-
Dişi hayvan varlığımızı koruyacak ve buzağı ölümlerini en aza indirecek yapısal yatırımları artırmak,
-
Yem hammaddelerinde yerli üretimi stratejik olarak desteklemek,
-
Küçük üreticiyi finansal olarak koruyacak kooperatifçilik modellerini güçlendirmek önceliğimiz olmalıdır.
Mesele sadece dönemsel fiyat artışları değil, tarım ve hayvancılıkta yerli üretimi sürdürülebilir kılma meselesidir. Üreticiyi toprağında ve ahırında tutacak adımları kararlılıkla attığımızda, hem vitrinlerdeki fiyatlar dengelenecek hem de Türkiye gıda güvenliğini sağlama almış bir ülke olarak geleceğe daha güvenle bakacaktır.
