Kayseri Times

İNSAN HAKLARININ KANLI DİPNOTLARI (BİR FİLM ANALİZİ)

İNSAN HAKLARININ KANLI DİPNOTLARI: SÖMÜRGECİLİK VE Nİ CHAÎNES Nİ MAÎTRES (BİR FİLM ANALİZİ) Filmin konusunu içeren olayların yaşandığı dönem, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden ve par...

ERDAL ERGENÇ14 Temmuz 202613:1973
ReklamReklam
İNSAN HAKLARININ KANLI DİPNOTLARI (BİR FİLM ANALİZİ)

İNSAN HAKLARININ KANLI DİPNOTLARI:

SÖMÜRGECİLİK VE Nİ CHAÎNES Nİ MAÎTRES

(BİR FİLM ANALİZİ)

 

Filmin konusunu içeren olayların yaşandığı dönem, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden ve paradokslarından birine sahne oluyordu. Fransa’da 1789 Fransız Devrimi gerçekleşirken “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganları Paris sokaklarında yankılanıyor, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile tüm insanların özgür ve eşit olduğu büyük puntolarla ilan ediliyordu.

Ancak aynı Fransa Mauritius, Haiti ve Guadeloupe gibi sömürgelerinde milyonlarca insanı kolsuz bırakmaya, zincirler altında kırbaçlamaya ve ticaret metası gibi alıp satmaya devam ediyordu.

 Bu durum, sömürgeci emperyalizmin tarihi ikiyüzlülüğünü üç temel düzlemde gözler önüne serer:

a)   “İnsan” kavramının Irksal ve Ekonomik Sınırları

Genelde Batı dünyasında özelde ise Fransız burjuvazisi ve devrimcileri “Her insan eşit doğar” derken, zihinlerinin köhne karanlıklarındaki “İnsan” tanımı aslında oldukça net ve sınırlıydı: Beyaz, mülk sahibi ve erkek. Nihayetinde sömürge bölgelerinde yaşayan köleler bu insan tanımının içine dahil edilmedi. Çünkü bu kölelerin insan olarak kabul edilmesi, Fransız ekonomisinin can damarı olan şeker kamışı, kahve ve tütün ticaretinin durması anlamına gelecek ve böylece Fransız Devrimini finanse eden burjuvazi iflas edecekti.

Plantasyon sahiplerinin Fransa’da yaşanan aydınlanma sürecinden haberdar olmalarına rağmen kölelere birer “hayvan” muamelesi yapması, bu menfaat beklentisinin ahlaki değerleri nasıl ortadan kaldırdığının bir göstergesi olarak tarihe not edildi. Yaşanan paradoks, dönemin konjonktürüne uygun olarak sümen altı edildi, Fransızlardan ve dünyada yaşayan diğer insanlardan saklandı.

b)   Aydınlanma Felsefesinin İkiyüzlülüğü

Fransız Devriminin aydınlanma düşünürleri (Voltaire, Rousseau) özgürlüğü en yüksek perdeden savunup, tiranlığa karşı çıkarken, sömürgelerdeki barbar, emperyalist kölelik düzenine karşı ya sessiz kaldılar ya da bunu felsefi olarak rasyonalize etmeye çalıştılar.

Bu rasyonalizasyon çabaları sonucunda Batılı zihin dünyası, beyaz adamı “uygarlaştıran”, siyahileri ise “uygarlaştırılması gereken vahşiler” olarak niteledi.

Bu nitelemenin doğal sonucu olarak Batılı beyaz adam Afrikalıları “ehlileştirmeyi” ve onlara Hristiyanlığı ve medeniyeti götürmeyi meşrulaştırdı. Bu meşruiyet “kurtarıcı” maskesini takan batılı beyaz adamın, maskesinin arkasına korkunç bir vahşeti ve soykırımı saklamasına fırsat tanıyordu.

c)    Özgürlüğün Sadece Güç Sahiplerine Ait Bir Ayrıcalık Olması

Fransız Devrimi sonrasında kurulan Fransız Meclisi, sömürgelerdeki köleliği kaldırmamak için uzun zaman direndi. 1794 yılına gelindiğinde, Haiti’deki kölelerin Louverture liderliğinde başlattığı kanlı isyanlar (Haiti Devrimi) karşısında çaresiz kalarak, köleliği resmen kaldırmak zorunda kaldı. 8 yıl sonra Napolyon Bonapart sömürgelerdeki fiziki ve ekonomik gücü yeniden ele geçirerek köleliği geri getirdi ve bu düzeni korumak için devasa ordularla sömürgelere yığınaklar yaptı.

Peki bu kadar şeyi neden anlattık dersiniz?

Geçen günlerde gençlerimiz ile birlikte izlediğimiz bir Fransız filmi vesile oldu bu satırların yazılmasına. Fransız yapımı Ni chaînes ni maîtres filmi, Mauritius adasında Fransız Devrimi ile aynı dönemlerde, bir tarafta Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik naraları atılırken diğer tarafta emperyalist güdü ile Afrika insanının bir hayvan ile eşdeğer tutulduğu, her türlü işkenceyi zulmü ve ölümü reva gördüğü koca bir paradoksu anlatıyor.

Ni chaînes ni maîtres, Avrupa’nın kendi topraklarında savunduğu insani değerlerin, sömürgelerin sınırına geldiğinde nasıl yok olduğunu en açık hali ile anlatır. Filmdeki her zincir sesi, her kırbaç darbesi ve kaçan kölelerin peşine düşen avcılar; Paris’in yaldızlı salonlarında yazılan "insan hakları" metinlerinin altındaki kanlı dipnotlardır.

Yazımıza konu olan film, özgürlüğün sömürgeci emperyalistler tarafından bir “lütuf” olarak verilmediğini; aksine Maronlar gibi özgürlükleri için dağlara kaçarak, savaşan ve sistemin çok yüzlülüğünü orta yere seren ve siyahilerin kendi kanları ile kazandığı bir hak olduğunu çarpıcı bir üslup ile kanıtlıyor.

Ni chaînes ni maîtres (Zincir Yok, Efendi Yok), Simon Moutairou yönetmenliğinde 2024 yılında çekilen ve 18. Yüzyılın sonlarında Mauritius Adası’ndaki köleliği ve kaçak kölelerin (Maronlar) özgürlük mücadelesini anlatan sarsıcı bir yapım. Film, emperyalist sömürgeciliğin sadece bir “toprak işgali” olmadığını, insan bedenini, emeğini, ruhunu ve zihnini tamamen metalaştıran devasa bir makine olduğunu gözler önüne seriyor.

Film, emperyalizmin kurduğu sömürü düzeninin üç ana sacayağını çok net bir biçimde resmediyor: ekonomik vahşet, yasal kılıflar ve Kültürel asimilasyon.

İnsanın Sermayeye Dönüştürülmesi: Filmde köleler birer insan değil; şeker kamışı tarlalarında çalışan, yıprandığında yenisi ile değiştirilebilen “üretim aracı” veya “demirbaş” olarak konumlandırılıyor. Emperyalizmin buradaki temel maksadı, Avrupa’daki zenginleşmeyi (Merkantilizm: Devletin zenginliğini ve gücünü sahip olduğu altın ve gümüş ya da kıymetli madenler miktarına bağlayan ulusalcı ve müdahaleci ekonomik politika) finanse etmek için neredeyse bedava iş gücü üzerinden maksimum kar elde etmektir. Dolayısıyla köleler birer sermaye elde etme “aracına” dönüştürülmüştür.

Kara Kanun (Code Noir) ve Kurumsal Şiddet: Sömürü düzeni sadece plantasyon sahibinin insafına kalmış bir durum değildir; arkasında devlet destekli, hukuki bir altyapı vardır. Nitekim filmin bir sahnesinde kölelere (hayvanlara) yapılanların dayanağının Fransız Kanunları olduğunu göstermek için kanunların yazılı olduğu bir kitapçığı göstermektedirler. Bu kanunlar ile kölelerin haklarını tamamen ellerinden alan, kaçanların uzuvlarının kesilmesini ve öldürülmesini yasallaştıran bu kurumsal şiddet mekanizmasını doğrudan destekliyor.

Böl ve Yönet Taktiği: Filmin en can alıcı hikâyesinin, plantasyonda çalıştırılan kölelerin başına ya da kaçak köleleri yakalamakla görevlendirilen “avcıların” yine siyahilerden ve melezlerden seçilmesi olarak düşünüyorum. Emperyalizmin yerel halkı kendi içinde nasıl böldüğünün ve sömürünün sürekliliğinin nasıl sağlandığının acı bir göstergesi olarak gözler önüne seriliyor. Buradan sömürgecinin en büyük gücünün, ezilenleri birbirine kırdırmak olduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bugün dahi bu yöntemin kusursuz ve çok daha profesyonelce uygulanmakta olduğunu görmemek imkânsız.

Filmde yer alan şiddet sahneleri, estetik kaygıdan uzak, sömürgeciliğin vahşetini en gerçekçi hali ile yansıtmaktadır. İşkence, köleleri sadece fiziksel olarak cezalandırmak için değil, diğer kölelerin zihinlerinde mutlak bir korku yaratmak ve insan onurunu ayaklar altına almak için sistematik bir araç olarak kullanılıyor. Kölelerin isimlerinin değiştirilmesi, dillerini konuşmalarının ve inançlarını yaşamalarının yasaklanması kültürel emperyalizmin en ilkel halini yansıtıyor. Film, karakterlerin kendi isimlerini ve kökenlerini hatırlama çabası üzerinden, toplumsal hafızanın ve kimliğin bir insan hakkı ve aynı zamanda direniş biçimi olduğunu vurguluyor.

Ni chaînes ni maîtres filmini izlemeye başladığım ilk andan itibaren emperyalizmin Afrika ve diğer sömürge coğrafyalarında kurduğu düzenin sadece ekonomik bir sömürü olmadığını; insanı insani tüm vasıflardan soyutlamaya çalışan, evrensel insan haklarını tamamen ayaklar altına alan totaliter ve faşist bir sistem olduğunu görüyorum.

Sömürgecilik kaynaklı bu kölelik düzenini en çıplak hali ile 2024 yılında ve fail tarafından yapılmış olması ayrı bir soru işareti. Fransa’nın bu gün bile Afrika’da neo-kolonyal politikalarını sürdürdüğü gerçeği önümüzde dururken, böylesi bir yapıma izin vermesi düşündürücü. Bu tür yapımları batılı beyaz adamın daha pragmatik ve stratejik hedeflerine ulaşmak için yaptığı/yaptırdığı düşüncesi daha ağır basıyor zihnimde.

Fransa gibi köklü sömürgeci refleksleri olan devletler, özeleştiri yaparak suçu sistemin içine sokarak, kendilerine karşı zararsız hale getirmeyi çok iyi beceriyorlar. Sinemada kendi suçunu afişe ederek dünyaya ve kendi insanlarına “biz o kadar demokrat, o kadar şeffaf ve özgürlükçüyüz ki, kendi tarihimizin en köhne en karanlık en faşist dönemlerini bile sinemada gözler önüne serip eleştirebiliyoruz” diyerek bir nevi günah çıkartıp mevcut sömürgeci politikalarının üzerini “değişim” imajı ile örtmeye çalışmaktadır.

Ayrıca Fransa’nın son yıllarda Afrika’da siyasi ve askeri nüfuzunun ciddi şekilde kaybediyor olması, devletin anti-kolonyal hikayeler üreterek hem sinema endüstrisinde hem de küresel izleyicinin gözünde ticari ve prestij odaklı hamleler yapmasını salık veriyor.

Velhasıl, batılı beyaz adamın sömürgeci tarihini sinema dili ile aktarıyor olmasını, timsah gözyaşları olarak değerlendiriyor, günümüzdeki sömürgeci imajını yumuşatıp entelektüel üstünlüğünü ve değişen dünya düzeninde kolonyal politikalar ile elde ettiği ekonomik, siyasal ve kültürel sermayesini korumak güdüsü ile hareket ettiğini düşünüyorum.

 

ERDAL ERGENÇ

5 MUHARREM 1448

Ünsiyet Dergisi 28. Sayısından Alıntıdır

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

Yorumlar

Yorum Yaz

Whatsapp İhbar